Hayat bize yeni kapılar açtığında, o kapının eşiğinden geçmek bizim sorumluluğumuzdayken, ona adım attıktan sonra bizi nelerin beklediğini gösteren uyarı işaretlerini, kapının kenarına köşesine bi yere iliştirmek de hayatın görevi değil midir? İşte tam bu noktada da bunun üstüne sorulması gereken bi soru daha kafamızı kurcalar: Hayat görevini yerine getiriyor mu?Bazen getirmiyormuş gibidir ama getirmez; neredeyse hiçbir şey fark etmeden, edemeden atılırız o kapılara. Hiçbir işaret ve uyarı dahi olmadan içine çekiliriz onların. Bazen fark edemeden buluruz kendimizi onların içerisinde, birdenbire ve belirsizlik içinde. Peki ya o zamanlar hayat görevini yerine getirmeyi unutmuş mudur yoksa bilerek mi yerine getirmemiştir ya da o işaretleri biz mi görememişizdir, bize o uyarıları göstermeye çalışıyormuş da biz mi çok eksiğiz onları kavrayabilmek için?
Bu kapılar.. Zalim ve belirsiz, bazen de uyarısız levhasız ; bazen uçsuz bucaksız, bazense bizlerin kavrayış biçimi kadar sığ. Bu kapılar.. Bazen olabildiğine pak, bazense alabildiğine kir pas.
Yaşamımız boyunca hayatımızı belirleyen şeyler bu kapılar oldu ve olacak. Her ayrı kapı, her biri ayrı hikaye ve her biri ayrı insanlar demektir.Hepimizin hayatında var olan bu kapılar, hayatımızın gidişatıdır zaten. Onlar; her bir kararımız, her bir seçeneğimiz, her bir serüvenimizdir.
Peki ya bu durumda, zihnimiz? O sırada o hangi konumdadır? Onların evrenini yaratıp onları yönetecek olan mı yoksa o kapıların arasında kaybolup gidecek olan işe yaramaz bir soyutluk mu? İşte buna biz karar veririz. Eğer hayatımız bize bu kapıları oluşturduğunda, hepsine yaratıcı gözüyle bakıp bunun sorumluluğunu, yani onların hakimiyetini elinize alırsanız -alabilirseniz-, yöneten siz olursunuz. Ama zihninizi o kapıların arasında kaybetmeye meyilliyseniz eğer, yönetilen olmaya mahkumsunuz demektir.
Hayatta yöneten mi, yönetilen mi olduğunuz tamamen zihninizi hangi konumda gördüğünüz ve kullandığınızla alakalıdır. Bazı insanlar zihinlerini kapıların arasında kaybettiklerinde ve bu durumda da yönetilmeye mahkum olduklarında o kapıların yarattığı sistemin -ki buna hayat da diyebiliriz- robot köleleri olurlar. Bir nevi düşünmeyen, sorgulamayan ve hayatları adına hiçbir riske girmeyerek bunun insiyatifini alamayacak kadar kendi değerleri zevkleri ve idealleri olmayan insanlar olarak o küçük dairelerinde dönüp durmaktan başka hiçbir seçenekleri olmamakla birlikte, hayata başlayıp sonra da hayatı geride hiçbir şey bırakamadan sonlandıracaklardır. Sanki hiç var olmamışlar gibi..
Eğer kapılarınızı siz yönetmiyorsanız, hangilerine girmeniz gerektiği ya da hangilerini seçmek istediğiniz kararı sizin elinizde değilse; o sistemi -hayatınızı- yönetmeyi beklemeyin. Çünkü kapılar hayatın parçasıdır. Hayatı oluşturan yapı taşlarıdır. Siz eğer onlara evren yaratamayıp, hakim olamıyorsanız hayat sizi içine çeker ve yutar.
Bu yolu seçen -seçen derken kastettiğim diğer yolu seçmemektir zira ben bu insanların bir yolu seçip o yola girebileceklerini de zannetmiyorum- kişilerin genellikle hayatlarında sürekli hayıflandığını görürüz. Sürekli bir şeylerden şikayetçi ve rahatsızlardır. Hem zihinlerini o kapıların arasında kaybederek hayatlarını kuran değil yönetilen olmayı onaylamış ve kabul etmişlerdir-kapıları yönetecek kapasiteleri olmadığından yönetimi elden bıraktıkları anda bu gerçekleşir- hem de bunun için hayıflanırlar. İşte işin trajikomik kısmı da budur; sorumluluğu üstlenmeyerek bunları kendileri yapmışken, hala kendilerinde şikayetlenmeye yüz bulabilirler. Bu insanlar kendi hayatlarında olduğu gibi başka insanların hayatlarında ve bu koca dünyada da iz bırakamayacak insanlar olarak öleceklerdir.
Peki ya o kapıları yönetebilecek, bu sorumluluğu almış; kendi hedefleri, arzuları, ve bu riski almaya cesareti olan, hayatta kendileri ve kendi hayatları adına kararlar alıp istediklerine ulaşmak için çaba sarf eden o insanlar? Zihinleri bütün kapıları kuşbakışı izliyor olan ve hayatlarını yönetme insiyatifini alabilmiş yöneten olanlar? Onlar bu hayatta yer edinebilecekler mi kendilerine? Edinebilirler mi? Bu soruya kesin yanıt verememekle beraber bi yorum yapılması gerekirse eğer; sanırım tam bu noktada devreye kuşbakışı haritalarının ölçeğini büyütüp, kapıların yakınlarına doğru bi yolcuğa çıktığımızda, asıl mevzuyu ve soruyu çözümlemek için gereken anahtar kelimeler bizi karşılıyor: O kapıların içerikleri, yöneticilerin kapıları nasıl yönettiği ve hangilerini seçtikleri. Burada da doğru seçimler ve istenilen yaşantıya ulaşmak için verilen kararlar; kişinin tamamiyle kendi seçimleri, idealleri ve düşünceleri gibi daha spesifik şeyler, kişisellik ve küçük detaylarla alakalı olduğu için, hepimiz bu yöneticilerin de bu hayatta yer edinip edinemeyeceklerinden kesin olarak bahsedemeyeceğimiz kanısına varmış oluruz.
Yani mevzu sadece kapıları yönetmek de değildir. Asıl önemli olan onları seçerek bu oluşturdukları düzenden, yönettikleri sistemden ve kurdukları organizasyondan pişman olmamalarıdır, çünkü aynı yönetilenler gibi yönetenler de bunları kendileri seçmişler ve kendileri onaylamışlardır. Kendi kurdu ve kendi yönettiyse eğer hayıflanıp şikayetlenmek sadece geçici bir gürültü olmaktan başka hiçbir şey değiştirmez hayatlarında.
Yönetenler de yönetilenler de eşiğinden geçtikleri kapıdan sonra; yaşadıklarından, karşılaştıkları insanlardan, kendi aldıkları kararlardan mesullerken ve onlara mahkumlarken hangileri mutludur ya da hangileri istedikleri noktadadır, hangileri bu hayatta yer edinebilir? İşte bu soruya hiçbir zaman cevabımız olamayacaktır.
Yönetenler kendileri için kararlar verip, hayatlarını kurmaya adım attılar ve insiyatif aldılar diye her zaman takdire şayan insanlar olacaklardır tabii. Ama bu; verdikleri her kararın, girdikleri her kapının, yaşadıkları her olayın ve bunun beraberinde karşılaştıkları, hayatlarına girmiş olan her insanın; onları mutlu edecek ve çabalarına değer olacaklarının garantisini veremiyorsa eğer; kendilerini yorup, hayatlarına ve kurmaları gereken organizasyona kendilerini adamaya devam etmeliler ve risk almalılar mıdır? Ya da bu yaşamın gayesinin ve hayatlarının anlam kazanabilmesinin anahtar görevi gören sorusu zaten bu mudur?

Yorum bırakın